|
|
|
|
 |
|
 |
|
|
 |
 |
Doğru Evliliğin Formülü Var mı?
Evlilik... Hem dilimizden düşürmeyiz hem de her telaffuz edildiğinde ürpertir çoğumuzun içini. Nasıl karar vermeli ya da kaç yaşında olmak gerekir bu koca adımı atmak için? Baştan söyleyeyim bu soruların hiçbir zaman tek bir cevabı olmadı, olmayacak da. Çok çok dikkatli olmak lazim diyorlar ama ben buna katılmıyorum sanırım.
Etrafınıza bir bakın. Kaç evli çiftin mutlu bir evliliği olduğunu düşünüyorsunuz? Yoksa aklınıza daha çok yolunda gitmeyen, hatta bazıları skandal boyutunda olan beraberlikler mi gelecek? Yani şimdi kimse dikkat etmeden, iyice düşünmeden mi girişiyor bu işe? Hayır. Ama bu karar alınırken sonuca, kanımca yanlış değerlendirmelerle varılıyor. Kısacası çoğunda evdeki hesap çarşıya uymuyor. Aşk nasıl hesapla kitapla olmuyorsa evlilik de olmuyor... Mantık evliliği gibi saçma sapan buluşlar çıkıyor sonra ortaya. Küçüklüğümden beri asla evlenmeyeceğimi iddia ederdim. Annemle babamın gayet yolunda giden bir evliliği vardı. Kavga gürültü olmazdı. Annem hep babama destek, babam da annemin fikirlerine hep saygılı idi. Dolayısı ile beni korkutacak bir durum yoktu ortada. Anneme ne zaman asla evlenmeyeceğimi söylesem bana "Yaz bu dediklerini bir kağıda, evlenince çıkaracağım önüne" derdi. Üç gün sonra 39 yaşımı da bitiriyorum. Hiç evlenmedim. Hiç teklif etmedim. Ve hep gurur duydum kendimle bu iddiamı devam ettirdiğim için. Ama düşününce geriye bakıp, hiçbir beraberliğime de "Yar bana bir eğlence" diye başlamamıştım.Uzun sürenler oldu, kısa sürenler oldu... Sonuç değişmedi. Bitti, gitti, unutuldu... Bazıları zor, bazıları kolay. "Flört süresini çok uzatırsan evlenemezsin", "Kısa zamanda insan tanıyamazsın" diyenler oldu. Tam tersi örnekleri yaşadım bir taraftan. Kız kardeşim eşiyle beş yıllık bir flört süresinin sonunda evlendi. Bu ay evliliklerinin sekizinci yıldönümü. 4,5 yaşında şeker mi şeker bir kızları var. Her şey yolunda, huzurlu, mutlu... Hiç mi kızıp bozulmuyorlar birbirlerinin bazı değişmez kişilik özelliklerine? Tabii ki oluyor sürtüşmeler. Ama çığ haline dönmeden eriyip gidiyor kısa sürede. Onların beraberliğinin sırrı da bu... Soğukkanlılık ve farkındalik.. Sanırım benim anti-evlilik iddiam aslında mükemmel eşi bulmanın imkansızlığı korkusuna geçirilmiş delik deşik bir kılıftan başka birşey değildi. Bu korkuyu yenmek yıllarımı aldı. Sonunda gölgemle kapışmaktan vazgeçtim. Ve asıl konunun sadece ve sadece bir insanı gerçekten istemenin nasıl bir his olduğunu bilmek ve o anı yaşadığın anda fark etmekten başka birşey olmadığını anladım. Üç haftadır beraber olduğum kız arkadaşım için de aynen bu hissi yaşadim işte. Bir sabah kalktım, kız kardeşini aradım. Evden ablasına ait bir yüzüğü alıp gelmesini rica ettim. Hemen ölçü aldı kuyumcu. İki saat sonra yüzük elimdeydi... Sonra kız arkadaşıma sarhoş numarası ile anlamsız mesajlar atmaya başladım... Kız kardeşi tişörtüme gazlı kalemle "Benimle evlenir misin?" yazdı. Kız arkadaşım aldığı garip mesajlardan bir hayli ürkmüştü. Biz de için için gülüyorduk evde. Sonra gizli bir köşeye minik bir video kamera yerlestirdim. Kayıt başladı. İş çıkışı panikle bana geldi, yardıma ihtiyacım olduğunu düşünerek. Ben hâlâ anlamsız laflar söylüyordum. Sonunda yavaşça ona döndüm.Önce yüzüme baktı. Sonra üzerimdeki yazıyı okudu. Ve elimdeki yüzüğü gördü.. Hem bende bir sorun olmadığını gördüğü için rahatlamış hem de şok olmuştu. Dolayısı ile ağzından tek bir kelime çıktı: "Salak!" Zaten vereceği cevabın o an hiçbir önemi de yoktu. Ben gerçek olduğuna inandığım bir hissin peşinden gitmiştim hiç tereddüt etmeden. Kendimi inanılmaz huzurlu hissettim o an. Ortalık biraz sakinleşince konuşmaya basladık. "Bu kadar sene evlenmemişsin. Daha beni üç haftadır tanıyorsun. Nasıl karar verebildin?" diye sordu. Ona şu hikayeyi anlattım. Bir davette ünlü bir Fransız yazarın yanına genç bir hanım gelir. Elindeki kağıt kalemi utana sıkıla ressama uzatır ve kendisinin bir karakalem resmini çizmesini rica eder. Ressam onu kırmaz. Alır eline kağıt kalemi karalamaya başlar, bir taraftan dikkatle kadının yüzünü inceleyerek. Sonra kağıdı geri uzatır. Kadın resme baktığında gözlerine inanamaz ve der ki: "İnanamıyorum! Beş dakikada portremi çizdiniz!" Ressam yanıtlar: "Hayır hanımefendi beş dakika değil. 60 yıl artı beş dakika." Kız arkadaşım ikinci sorusunu sordu: "Ya iki-üç ay sonra sıkılırsan?" Şöyle yanıtladım onu da: Bir evliya dünyayı gezmek için yola çıkacaksa ve yolun bir yerlerinde acaba başıma ne gelir diye düşünürse asla o seyahate başlayamaz... Zaten hayatın sırrı da bu. Geleceği asla bilememek ama korkularının insanı olduğu yere mıhlamasına izin vermeden ilerleyebilmek. Ve o "gerçek" hissi yakaladığında elinden asla kaçırmamak. Gerisi yalan...
|
|
| |
|
|